16 Kasım 2011 Çarşamba

Başlıksız

Kuzum,
Mavi'yle Turuncu'nun annesi Ayşegül Teyze'n az önce sen doğmadan önce çizip gönderdiği resmi bulduğunu müjdeledi.
Ben de tam son günlerde yaptığın güzel resimleri facebook'a yüklemiş, buraya yüklemeye üşeniyordum ki, üşenmemek gerektiğine karar verdim. Resimlerini bir iki satır eşliğinde buraya koymakla yetiniyorum şimdilik. İlk fırsatta yazacağım.


Üçü senin el yazınla ilk defa yanyana... 15 Kasım 2011



Bu kendi resminmiş. Dudaklarında kırmızı  ruj var, o ruju oraya sürebilmek için dudaklar açık çizildi zaten. Kirpikler pembe rimelle belirginleştirildi, saçlar da seninkiler gibi kahverengi tabii, omuzlarına kadar, seninkiler de bak omuzlarına kadar. Elbiseyi bana çizdirdin, "tuvalet olsun, anne!" diyerek. Mor renkle boyadığın bölüm organlarımızmış. Yalnız tuvaleti rengarenk boyamayı planlamıştın, olmadı. Çünkü çimenleri boyarken kızı havada çizdiğini farkedip, "Olmadı! Çimen dağı boyamak zorunda kalıyorum! Offf yaaaaa!!!! Şu ellerimin yaptığına inanamıyorum, nasıl böyle kötü çizdim?!" diyerek ağlamaya başladın ve böylece resim yarım kaldı.


Bunu okulda çizmişsin. Çok güzel olduğunu düşünüyorum. 
Bir hikaye anlatmadın bununla ilgili olarak.

Sürpriz oyunumuzun resmiymis, okulda çizilmiş. Ve daha sonra kesilerek "heart" şeklinde katlanan bir hale getirilmiş!!!!! =)))
Oyun şöyle: Su sabahları babası duştayken kalkar, kendi kendine ve biraz da annenin yardımıyla yüz yıkar, çiş yapar, giyinir, saçları taranır veeee tekrar yatağa girer.
Üstünü resimdeki gibi ( en soldaki küçümen, etrafı çerçeveli, işte o batti ve görünmediği için küçümen siyah, en sağdaki babası, elini ordan uzatıp battiyi açıyormuş) battiyle örter, görünmez olur. Anne duştan çıkıp giyinmiş olan babaya seslenir: ”Su`yu uyandıramıyorum, hala uyuyor, n`olur bir baksana!”
Babası Su`nun odasına gider, “Hadi kızım!” der, battiyi bir kaldırır, ta-daaaam!!!!! Su aslında hazırdır ve babişko bu işe çok şaşırır tabii!!!!!!
Bu oyun yaklaşık 3 haftadır her sabah oynanmaktadır ve verdiği keyfin etkisiyle okulda empresyonist akım içine dahil edebileceğimiz bu resim yapılmıştır.


Yeni aldığımız boyaların şerefine yapılmış bir resim, ortadaki bir insan kafası olacaktı herhalde ama çiçek çizmeyi ve sağ taraftaki marslı kıza tuvalet giydirmeyi tercih etmiş olmalısın.

Bu da Ayşegül Teyze'nin, sen daha karnımdayken çizdiği resmin. Diğerleriyle birlikte daha önceki blog'a koyamamıştım. Çıktısı Gayrettepe'deki evde girişteki not tahtasına raptiyeliydi ve bir şekilde Türkiye'deki eşyalarımızın içinde kalmış olmalı, dijital kopyasını da bir türlü bulamıyordum.


23 Kasım 2006
Çizen: Ayşegül Budak Borçin (Turuncu'yla Mavi'nin annesi)

Turuncu'yla Mavi'nin asıl isimlerini ve Fethiye'deki keyifli tanışmayı da ilk fırsatta yazacağım, videoları koyacağım, çooook işim var annecim, çok!

1 Eylül 2011 Perşembe

Dört buçuk

Alpay: Babişkom ben yarın sabah çok erken çıkıcam, seni öperim. Akşam yemeğinde görüşürüz, olur mu?
Su: Kaçta çıkıcan?
Alpay: 4.30`da kızım.
Su: Tamam ben de kalkıcam, seni öpücem sonra gene yatarım.
Alpay: Peki kızım, hadi uyu şimdi.

Aradan 5 dakika geçer, içerden `dört buçuk dört buçuk dört buçuk dört buçuk dört buçuk` sesleri gelir.

Alpay: N`oldu kızım?
Su: Dört buçuk `u aklıma yapıştırıyorum baba.

15 Ağustos 2011 Pazartesi

İki Çiçek Bir Kız (15 Ağustos 2011)


Pekin Şangay yolunda uçakta renklendirme

Eve gelince

Bilgisayarda ortası ballı çiçek

Son Dönem Şarkı Listesi


Summertime (Porgy and Bess-G. Gershwin) ninni niyetine her gece 1 posta


Love Song (Cure) cover (Adele) denk geldikçe cep telefonundan üstüste, sözlerini ezbere


Hotel California (Eagles) aklına geldikçe, "anne such a lovely place"i koysana deyip, CD`den

Portakal Suyu

Marie Louise Elisabeth Vigee-Lebrun
(1755-1842) ressamın kızıyla otoportresi

Şangay’dan Pekin’e ilk uçuşumuzda 3 saatlik rötar iyi geldi değil mi tatlım?
Evet şu an biraz sinirliyim kızım.
Portakal suyunu üzerine dökeceğini biliyordum, koşarken düşüp canını acıtacağını biliyordum, uyumazsan şimdi, akşam yorgunluktan bayılacağını biliyordum, battaniyeni havaalanında yerlere düşürmeni istemiyordum, çişini uçağa binmeden yapmazsan, sidik kokusu ve çiş içindeki daracık uçak tuvaletinde sana çişini yaptırmaya çalışırken kan ter içinde kalacağımı biliyordum.
İşte bu bütün bildiklerimi sana söylemek, senin kendi deneyimlerin yoluyla öğrenmene engel teşkil ediyormuş. Üstelik çevrene, kendine ve çevrendeki her şeye dair şahsi yargılarını oluşturmana mani oluyormuş. Kabul ediyorum. Öyle oluyor.  Ama olacağını bildiğim şeyleri beklemek benim için o kadar zor ki! Olacağını bilmediğim şeyleri bile beklemek zor. Sabırsızın önde gideni bir annen var.  Sayende dört yıl içinde, ama en çok da Şangay’a geldiğimizden bu yana kendimi kilometrelerce aştım ama hala sabırsız kalıyorum, yani sen tahmin et ne kadar sabır lazım.
Sabırlı durmak, davranışlarının sonuçlarıyla yüzleşmeni beklemek ve kendi deneyimlerini yaşamana eşlik edebilmek, - hayır bir nüans var burada-“sakince” eşlik edebilmek için, seni engellemeden kazaları engelleyebilmek için, gerekli açıklamaları ve düzenlemeleri sakince yapabilmek için yoğun çaba harcıyorum. Ama %40 oranında hala başarılı olamıyorum. Tamam pozitife odaklanalım güzel kızım, %60 başarılıyım. Doğru, kendimle de gurur duyuyorum. Bundan 3 ay öncesine göre bile daha başarılıyım sabretme, gereksiz kontrolcü olmama ve müdahale etmeme konularında. Yine de daha iyi olmak istiyorum.
Çünkü büyüdüğünde söz konusu, üzerine portakal suyu dökmen değil, sana kötü davranan bir hıyara aşık olman olacak. Ya da haytalık peşinde olduğun için sınıfta kalman ya da tuhaf bir meslek seçmen. Ama bunlar bana göre böyle olacak. İşte bunu hatırlamalıyım her seferinde. Seni korumakla sınırlamalıyım kontrol çılgınımı. Zarar görmeyeceksen portakal suyunu dökmene ve böylece öğrenmene izin vermeliyim. Peki ama annecim, uçakta portakal suyunu döktün, değiştirecek yedek kıyafet yok, koltuk bile ıslandı, klima çalışıyor buz gibi, başlıyorsun üşümeye… Yani buna nasıl göz yumayım annecim? Ya sabır!
Bugün yaşadıklarımız hoşuma gitmiyor. Bak şöyle oluyor, katlanır tepsideki bardaklığa koyduğun portakal suyu dolu bardağın altına bacaklarını sokup, yavaş yavaş denemeler yapmaya başlıyorsun. Önce gözümün ucuyla takip ediyorum, bardağın sallanışını, içindeki portakal suyunun kenara kadar yükselişini… Sakince uyarıyorum: “yedek kıyafet  yok yanımızda, dökülürse değiştiremeyiz tatlım, ayaklarını sallama lütfen tepsinin altında”. Tamam diyorsun, hiç hoşuna gitmiyor deneyinin tam ortasında engellenmek farkındayım. Bu kez ayaklarını çekip, başka bir şekilde denemek istiyorsun portakal suyunun dökülmeye başlayacağı o sınıra ulaşmayı, dayanamayıp, yanındaki adamın üzerine dökülmesi riskini de göze alamayıp, bardağı kendi önümdeki tepsiye koyuyorum. “Heeey! N’apıyorsun?” diyerek hiddetle bardağı geri alıyorsun. Bu hareket portakal suyunun neredeyse dökülmesine neden oluyor. Birkaç damla sıçrıyor tişörtüne sadece. “Sakin ol Füsun!” diyorum içimden ama artık sakin değilim sadece sakini oynuyorum, dişlerim birbirine kenetli halde. Ne olacaksa olsun diyorum içimden ama yalan… Bakmıyorum sana, dergi okumaya çalışıyorum. Sonunda “Anne! Selpak lazım” diyorsun. Bakıyorum, tişörtün yakası ıslanmış, boynun da… İlk tepkim “yok selpak, neye lazımdı?” diye göya sakince sormak oluyor. Gözlerimdeki ifadeyi, yakanı gördüğümü elbette anlıyorsun ve “lazım işte” diyerek kontrol ediyorsun beni. “Döküldü mü sonunda?” diyorum sonunda… “Yok dökülmedi” diyorsun gözlerimin içine bakarak. Kızgınlığımdan korktuğun için yalan söylemen beni daha da kızdırıyor. Kendime elbet en çok. Bu kıpkırmızı kızgınlığın ortasında kavrularak kalkıp üst dolaptan sırt çantamı indiriyorum yola çıkışımızın üzerinden geçen 1 saat içinde üçüncü kere (boya kalemi ve pembe battinin ardından). Ön gözden kağıt mendili çıkartıyorum, kalan son mendil olduğunu görünce telaşlanıyorum hafiften, bir hışımla yakana tutturuyorum ve "başka yok kağıt mendil, artık dikkat et!" diye hışmımı da ortaya saçıp yerime oturuyorum.
Buna benzer olayları çok yaşıyoruz annecim… Bilgin olsun.
Portakal suyunu dökmene ve ne yapınca döküldüğünü öğrenmene izin veremediğim için gözümün içine bakarak yalan söylüyorsun. O yüzden %60 başarı yeterli değil. Daha iyi olmalıyım. %99’u yakalamalıyım. Çünkü sorumluluğa gönüllü oldum.
Rötarlı, yağmurlu, lekeli, kokulu, yalanlı, soğuk, rutubetli, sisli, karanlık, sessiz, renksiz, tatsız, acı, sıradan, çılgın… ne varsa hepsi için, senin annen olmaya gönüllü oldum. Bu çalışmayı her şeyden çok ciddiye aldım, her şeyin önüne koydum, kendimi öğrenmek ve büyütmek olarak da gördüm ve senin gibi bir evlada sahip olmakla onurlandırıldım… Elimden gelenin en iyisini yapmayı istemekten de gurur duyuyorum.
Bu yazıyı okuyunca, şartlar ne olursa olsun beni bir ara da konuşalım… Bunları… Ne dersin?

10 Ağustos 2011 Çarşamba

Yaz Hali


temmuz 2011

Mayıs 2011`den beri kendi kendine giyiniyorsun ve soyunuyorsun. Çorap hariç. Allahtan yazın fazla çorapla işimiz yok. Kış gelince onu da becerirsin.

13 Haziran`dan beri Lulu ile haftada iki saat Çince oynuyorsun, şarkı söylüyorsun, kitap okuyorsun.


Temmuz 2011 başından beri tek başına uyuyorsun.
Çizgi filmden sonra odana gidiyoruz, sana süt yapıyorum, sen `sticky kuyruğum` olarak mutfağa geliyorsun, kapaklı bardağında ve pipetle sütün hazır olunca, koşarak yatağına gidip saklanıyorsun. O kadar cimcimesin ki her zamanki repliğin olan: `tatlı mı? soğusun, beni ara!` yı kendi kendine `soğusun, beni ara!`ya değistirdin. Sonra seni arıyorum, sütünü içiyorsun, bir hikaye okuyorum, bir tane Summertime söylüyorum, sonra 5`er dakika arayla 3 defa öpmeye geliyorum. O arada sen biraz daha kitabın resimlerine bakıyorsun, ikinci öpükten sonra uyumuş oluyorsun. Üçüncü öpücükte , ışığını söndürüyorum….

Ağustos 2011`den beri gece sütüne bal istemiyorsun ve gece süt için uyanmıyorsun.

27 Ağustos`ta yeniden baleye başlayacaksın.



evin balkonunda havuz sefasi


24 Temmuz 2011 Pazar

not dusmek icin

canikom, havuz sefalarimiz devam ediyor. 19 temmuz 2011 gunu samantha ve annesiyle bir su parkina gittik. orada su kaydiragindan kayarkenki keyfini unutamam ama buraya not etmezsem zamanini unuturum. ayni hafta icinde 22 temmuz 2011 gunu de mahalle havuzuna gittik. bu sefer de etrafta yuzup duranlara, devam etmekte olan yuzme sampiyonasinin tv yayinlarinda izlediklerine ozenip, kendi kendine yuzunu suya sokma denemeleri yapman, hatta seni yunus gibi suyun icine sokup cikartmami soylemen beni benden aldi. acelemiz yok canikom ama yakinda yuzmeyi kotaracak gibisin. su peri`m benim!
temmuz 2010 filipinler, pangasinan
en kisa zamanda yeni aldigimiz `sparkling!` pembe bikininle fotografini cekip arsivlemeliyim!

12 Temmuz 2011 Salı

Siyah Beyaz, İyi Kötü

Bugün Kuğu Gölü’nde prensesi kuğuya dönüştüren büyücü seni korkuttu. Samantha’larda seyretmeye başladığınız DVD’ye devam etmek istemedin. Hatta DVD’yi kapattılar ama yine de orada kalmak bile istemedin. Bu konuyla ilgili seninle konuşmaya çalıştığımda “korktuğumuz zaman annemizin kucağına sığınmak isteriz değil mi anne?” dedin bana.
Büyücünün seni neden korkuttuğunu anlamaya çalışırken konu iyi kötü, iyilerin beyaz giysileri kötülerin siyah giysileri, filmlerde, öykülerde kötülerin neden genelde siyah giydirildiği, siyahın kötü bir renk olup olmadığı, karanlık, bilinmezlik, filmlerdeki korkutucu şeylerin gerekli olup olmadığı gibi, senin dilinle, seni yormadan anlatması beni zorlayan konulara geçiş yaptık.
Hayatta iyilik ve kötülüğün bir arada oluşu, korkunun doğallığı ama gereksizliği, aslında korkup korkmamanın bazen bizim elimizde olduğunu falan anlattım sana… Ne kadar yerindeydi bilmiyorum ama böyle sohbetler çok hoşuna gidiyor.
Senin pembeli, morlu, parıltılı, simli dünyanda siyahın yeri yok pek, bunu ben de bugün konuşurken iyice idrak ettim. Bir de öğretmenin okulda renklendirme yaparken siyah rengi kullanmanızı istemiyormuş.
Senden iyi ve doğru davranışları öğrenmeni beklerken, bazı insanların kötü de olabileceğini, bilerek başkalarına zarar verebileceklerini açıklamaya çalışmak zor. İnsanoğlunun öğrenmeyişini, kendini kontrol edemeyişini… Belki de ideal olmayan bir dünyaya seni mümkün olduğunca ideal yetiştirmeye çalışmak yanlış. Bunu pek kestiremiyorum. Ama yavaş yavaş, büyüdükçe, oldukça hassas olan duygusal yapın güçlendikçe tüm bunları da anlatabilmeyi umuyorum. Kara komediler, trajediler okumayı, siyahı beyazı, ying’i yang’ı, düalizmi, nihilizmi, insanoğlunun bitmek bilmeyen sorularını, sorunlarını, tökezlemelerini, dünyanın içine edişini, birbirini öldürüşünü, kötülere rağmen hayata iyilik gözlüğüyle bakabilmekten başka çaremiz olmadığını, kötüyle kötü olamayacağımızı, ama bazen ders vermek gerektiğini, kendini savunmak ve korumak gerektiğini, Don Kişot’u, yel değirmenlerini, bilebildiğimce, aklımın erdiğince anlatmayı çok istiyorum.
Ama daha erken. Öyle küçüksün ki daha. Akıllı akıllı konuşmaya başladığından beri, büyük bir yanılgıya kapılıp, seni her şeyi bilir, bilir de yapmaz, anlar da numaradan hala sorar sandım bir süre. Tecrübesizlik, cahillik işte. Bazen öyle bir şey soruyorsun ki, kafamıza dank ediyor. “Oyyy kuzu,  daha bunu bile bilmiyor” diye. Ama bazen de öyle şeyler soruyorsun ya da söylüyorsun ki “Yav bunu da nerden akıl etti? Bu kız süper zeki” diyoruz.
Dört yaşın bitti biteli, sanki her şeyi yeniden kayda almaya başladın. Daha öncekiler başka bir yere kaydedildi, şimdi farklı bir yere başka türlü bir kayıt yapar gibisin. Bunu somut olarak hangi örneklerle anlatabilirim pek kestiremiyorum şu an ama öyle bir şeyler oluyor sanki.
Öyle küçüksün ve öyle güzelsin ki annecim! Yeryüzünde senden güzeli yok. Her detayın bana eşsiz güzellikte görünüyor. Sık sık zaman yolculuğu yapıp, doğduğun ilk gün seni ilk gördüğüm o ana kısaca gidip sonra hemen şimdiki zamana dönüyorum. Beni ilk kez o an büyülediğini biliyorum. “Ah allahım! Ne kadar da güzelmiş!” diye düşünmüştüm. Bana her dakika bu kadar mükemmel görünmene şaşırıyorum. İçimin yağlarının erimesine şaşırıyorum, burnumun direğinin sızlayışına… Seni bu kadar çok sevişime.
Babanla birlikte seni uyurken seyrediyoruz. Ona şöyle diyorum “sen de ben de bu kadar güzel değiliz, bu nasıl böyle oldu?” Gülüyoruz beraber. O da sana hayran. Yeteneklerine, aklına, güzelliğine… Seni sen yapan, yapmakta olan ne varsa hepsine…
Bütün anneler babalar yavrularıyla ilgili böyle hissediyor diye tahmin ediyorum ama işte ne biliyim annecim, iyi ki doğurduk seni !
Bu da sana oldukça gecikmiş bir 4 yaş yazısı olsun.

28 Haziran 2011 Salı

Nobody Yesbody

İngilizce öğrenmeye yeni başladığın günlerde, Nest'e gittiğin dönemde (Eylül 2010-Şubat 2011), güzel bir havada seninle apartmanın önündeki çadırın altında sohbetleyip, oynarken, kendi kendine bunu söylemiştin. Şarkı söyler gibi. Aslında uzun zamandır düzenli yazmayı beceremiyorum ama arada söylediğin şeyleri not ediyorum. Sadece kelimeleri aktarmak ne kadar şirinliği yansıtacak bilmiyorum ama hiçyoktan iyidir... Napalım? Artık böyle dedik ya!
İşte cep telefonuma kaydettiğim sözcükler:

kakas, tatas, kokos, titis... bunlar senin şımardığın zamanlarda komiklik olsun diye uydurduğun şeyler.
Mesela "Anne ne kadar tatas bir gün, değil mi?" Ya da "-Su napıyorsun? -Titis yapıyorum!"

Ben sana sık sık tontonum ya da canikom diyorum. Fakat senin bana bana tontonum ya da canikom deyişini henüz kaydetmeyi başaramadım. Öyle tatlı, öyle nağmeli söylüyorsun ki! Çok sık söylemiyorsun ama bazen öyle punduna getirip söylüyorsun ki, içimin yağları eriyor! Ne mutlu ki, henüz bu tonlar henüz hafızamdan silinmedi, nağmeleri umuyorum hiç silinmez.
Daha küçükken bir ara ayol'a takılmıştın. Sayende bu kelimeyi çok kullanıyor olduğumu farketmiştim. Her cümlenin sonunda ayol diyordun. Şimdi bıraktın bunu.

Bazen böyle minnoş ve bilmiş konuşunca: "yerim senin..... diyen dilini" diyor ve başlıyoruz seni sıkıştırmaya.
O gün kahvaltı sofrasında hepimizin keyfi pek yerindeydi. Sohbet, muhabbet... Derken sen yumurtayı beğendiğine dair birşey söyleyince "afiyet olsun, annecim" dedim sana. Sen de dönüp: "yerim senin afiyet olsun diyen dilini, canım benim" dedin ve yüzünde o hafif çatılmış kaşlar, nağme yapan ağız ve gözlerdeki o bilmiş ifadenle tam yemeliktin!

Sırada safurye var. Bu aslında fasulye. Yemeklerden konuşurken doğrusunu bir türlü hatırlayamayıp safurye dedin, tam olmadığının farkında olarak bize bir bakışın vardı ki.... =))))

Örnekucu. Senin gazlı su gibi (son dönemde bunu garklı su yaptın) başarılı adlandırmalarından birisi değil ama aynı anlamda kullanılan ya da birbirine yakın anlamlı kelimeleri birleştirmene harika bir örnek.
İpucu ile örnek kelimelerinin birleşimi olan bu hibrid pek sevimli, değil mi annecim?

Bir de tabii tam telaffuz edemediğin kelimeler var: Jakuzu gibi.

Konuşmaya başladığın ilk döneme ait kayıtlar aklıma geldi şimdi. Kayıt dediysem, yanlış anlama video ya da ses kaydi değil, notlar. Onları buraya Şangay'a getirmedik annecim, kutuların içindeki evimizde, Türkiye'de. Önümüzdeki yıllarda nereye yerleşeceksek oraya bütün kitap ve CD ve fotoğraf ve döküman herşeyi yerleştirdiğimizde, birlikte bakarız.

Baba Oynayalım mı?

-Ne oynayacağız?
- Ben Prensesmişim. Sen beni görüyormuşsun, elimde mandal sepetiyle.
-Sonra?
-Aaa! Merhaba Prenses diyormuşsun.
-Tamam! Sonra?
-Sonra evleniyormuşuz, dans ediyormuşuz falan.

Oyun sahnelenir, replikler biter dansa geçilir. Kahvaltı sofrasını kurmakta olan anne yanlarından geçerken:
-Anne! Evlenicez!
-Peki kızım.

13 Haziran 2011 Pazartesi

İki ay sonra....

Canım kızım,
Sadece iki ay olmuş ama bana sanki altı ay geçmiş gibi geldi. Yazamadığım için, içim içimi yedi. Arada unutulması yazık olacak anları, eski usül kağıda kaydettim kalemle. Geç oldu şimdi, babişkon da , sen de uyuyorsunuz, ışık açıp, arayamam. Ancak yarın geçiririm buraya. Ama arka planda yıl sonu gösterinin videosu kaydedilirken, fırsat bu fırsat iki satır yazayım dedim. Senle sohbete geldim.
Artık böyle, anne mükemmeliyetçilikten kurtarıyor kendisini. Birçok alanda başarıyor da. İşallah bu geceden başlayarak, şu yazı yazma işi için, belli ortamlara, ruh haline, derli toplu moda duyduğu ihtiyacı da koyuyor kenara.
Eğer bu bir günlükse, bir günlüğün na-mükemmelliğinde yani doğallığında olacak. Artık böööle! =))
Bu arada videonun kaydedilmesi bitti, şimdi facebook'a yüklüyorum.
Harika bir gösteriydi, video da çok güzel oldu. Montaj yapmak, araya bazı espriler katmak, geçişleri estetik biçimde ve kullandığım programın verdiği imkanlar çerçevesinde ayarlamak bana müthiş zevk veriyor. Babişkon "geç kalma, haftaiçi, sonra sen de Su d zor uyanıyorsunuz" dedi, haklı da ama ben de bitirmeden duramadım işte. Bitirince de hemen paylaşmak lazım.

Geçen hafta Cuma günü arkadaşın Joy'lara oynamaya gittin. Seni almaya okula gelirken yağmaya başlayan yağmurda, şemsiyeye rağmen öyle bir ıslanmıştım ki (donuma, ayakkabılarımın içine kadar), doğrusu Joy'lara gelmeye pek niyetli değildim. Yemek pişirmem de gerekiyordu. Sen de "gelme, beni de merak etme" deyince, hem çok hoşuma gitti, hem de biraz vicdan yaptım. Zaten okulda uzun zaman geçiriyorsun, ondan sonra yanında olacağım iki saatte de seni bıraktım diye, yemeği sabah yapmadım diye, vs vs. Ama öyle keyifli döndün ki!
İşte fotoğrafların. Joy'un annesi çekmiş.



13 Nisan 2011 Çarşamba

Boktan Ödül

Daha önce böyle boktan bir ödül almamıştım. Şöyle bir düşündüm de, yahu annecim ben hiç ödül almamışım galiba daha önce. Hatırlayamadım. Hatırlarsam ilerde birgün, yazarım sana, söz.
Canım kızım, son yazdıklarımdan bu yana geçen iki haftalık süre benim için oldukça zordu. Bazı bölümlerini sana anlatmak, yani bugün anlatabilmek zor ve hatta gereksiz. Sadece şunu söyleyebilirim ki, sana gerektiği gibi davranmayı beceremediğim, sinirli, sabırsız, kontrol edici ve zor bir anneydim bu süre içinde ne yazık ki. Sen de, hayatımda baktığım en dürüst, yorumsuz ve dolayısıyla en kaliteli ayna olarak, bana beni en net biçimde gösterdin. Bağırıyorsam bağırdın, kızdıysam kızdın, sabırsızsam sabırsızdın ve en çok da kabızdın.
6 ve 5 günlük kaka tutmalarınla (beni protesto edişinle) kendime gelmemi kısa, hızlı ve korkutucu bir düşüşle sağladın. Burnumu yere çarpışım canımı yaktı. Bu bir mecaz. Yani aslında burnumu çarpmadım yere. Aklım başıma geldi diyelim.
Dört yıldır, okuyan, öğrenen, hatalarını düzeltmeye, değişmeye çalışan, "bana ne çok şey öğretiyorsun, kızım!" diyerek, az da olsa kendini oyalayan annen, meğer aynaya baktığını zannederken, görmek istediği, oraya gizlice yerleştirdiği resme bakıp duruyormuş.
Evet tontonum, son 15 gündür sıkı bir mengeneden geçtik birlikte.
Üç gecedir baban evde değil. Ben de sen uyuduktan sonra yine elimden geldiğince okudum, düşündüm, sorguladım, ağladım, üzüldüm, okudum, düşündüm, sorguladım, ağladım, vs vs....
Ve bu sabah dersimi öğrenmiş halde uyandım. Sanıyorum bundan birkaç yıl sonra, belki de birkaç ay, bu yazdıklarımı düşünüp, bir adım daha öteye geçtiğimi zannedeceğim. Ne yolmuş bu yavrum?!
Farkına vardım ki, sana seçenekler vs sunduğumu zannedip dururken pekçok şeye de sınır, yorum ve kontrol katıyormuşum. Belki bugüne kadar bu şekilde olması gerekiyordu. Ama şimdi görüyorum ki bu biçime rektefiye çekmek lazım. Bir ay sonra 4 yaşın bitiyor. Demek ki öğretmeninin de aktardığı patroniçe edaların, istediklerin olmadığında kontrol edemediğin kızgınlığın, uyarılmaya karşı aşırı hassasiyetin ve neredeyse bir haftayı bulan kaka tutmalarının verdiği işaretleri okuma ve yazma zamanı geldi.
Bugün sabahtan itibaren, kendimi yakalamaya, yorum yapmamaya, oyunu yönetmemeye, daha çok övgüye, oyuncakların kirlenecek diye dudaklarımı ısırmamaya, üstüne dökeceksin diye elime peçete almamaya çalıştım.
Sanırım başarılı da oldum. Meraklı Minik dergisindeki tarife bakarak birlikte Lego ambalajından yaptığımız arabayı dışarıya götürmek istediğinde içimden gelen hayır'ı engellemek bile önemli bir adımdı benim için.
Yahu niye yaptık ki o zaman bu çocuk tadını çıkartmayacaksa, oynamayacaksa. Kirlensin, bozulsun ne olacak?
Aylar önce dışarda Piglet oyuncağını pusette gören birisi "ne kadar temiz bir oyuncak!" dediğinde pek uyanmamış ama oraya bir kanca atmıştım. Bugün attığım yerden çıkarttım kancayı. Yaptığımız oyuncak arabaya Piglet yattı, Mickey de kucağındaydı. Böylece Şangay sokaklarının tozu dumanından geçti ve artık Piglet kirli pembe. Bundan 20 yıl sonra Piglet'in rengini hatırlamayacağız ama bugün bana bakarken gözlerinin içinde gördüğüm ışıltıyı ölene kadar unutmayacağıma eminim. Durup durup elimi öpüşünü, "anne çok güzel bir gün" deyişini ve ikinci seans okula vardığımızda, bahçede oynarken "anne kakam var" deyişini. Benim yorumsuz ve rahat, kontrolü tamamen sana bırakmayı becerişim sonucunda, yapmadan kalmak istemeyişini ve kakanın klozetteki görüntüsünü asla unutmayacağım. Fotoğrafını çekmemek için zor tuttum kendimi ne yalan söyleyeyim.
"Ulan Füsun!" dedim, "saçmalama, önce kıza çişin kakanın yemenin içmenin uyumanın vücudun doğal döngüsü içinde hergün yaptığımız şeyler olduğunu anlat, sonra da kakanın hatıra fotoğrafını çek. Yuh sana!" dedim kendime.
İşte annecim hayatım boyunca aldığım ilk ve en güzel boktan ödülü sen verdin bugün bana. Motisvasyonum en üst düzeyde artık. Mehter adımlarım olacaktır, ama artık gazı aldım, senin mesajlarını okumanın mantığını anladım. herşeyden önemlisi bugün sonsuz defalar kendime şunu fısıldadım, ne olursa, ne yaparsa yapsın, onu çok seviyorum ve kabul ediyorum. Benim düşündüğüm gibi olmak ya da davranmak zorunda değil. Ben ona yol göstermek ve onu korumakla mükellefim. Bu cümleleri daha önce biryerlerde okumuş ve kendi kendime tekrarlamıştım ama hiç bu şekilde idrak etmemiştim.  İlerde sen de bileceksin aradaki farkı eminim. Dansın adımlarını değiştirir değiştirmez bana cevap verdiğin ve ritme uyum sağladığın ve işbirliğin için teşekkür ederim yavrum! Seni seviyorum.
Boktan ödüllü annen.
=)

1 Nisan 2011 Cuma

Mart 2011 biterken

Yavrum,
Yine yazamadım bir süredir. İlk heyecanın yerini rutin koşturmalar alınca, tembellik ve yorgunluklar basınca, arada da Çin hallerinden mağdur olunca (annenin bahaneleri boldur) erteledim durdum.
Geçen hafta başında ikidir mevsim dönüşü yakalandığın öksürüğe tutuldun. Bir gece de ateşlendin. Ama artık büyüyorsun ve vücudun güçleniyor sanırım, maşallah iki saatte ilaçsız düştü ateşin. Zaten çok da yüksek değildi. Kullandığımız öksürük ilacı ventolin inhaler da işe yarıyor sanırım. Çok şükür sonbahardaki gibi iki ay sürmedi öksürüğün bu sefer, bir haftada bitti. Ama iki gün gerçekten çok bitkindin ve okula gitmeyip dinlendin. Şu an hafif bir burun tıkanıklığı ve koşturup kızışınca öksürmek dışında birşey kalmadı.

Samantha'yla balık avlıyorsunuz
Sınıf arkadaşlarından Samantha ve Joy'la hayalini kurduğum oyun arkadaşlığı düzenini oturttuk galiba. Perşembe günleri bize geliyorlar. Okul çıkışı ne zaman denk getirirsek buluşuyoruz aslında. Havalar güzel iki haftadır, bizim bahçede oynuyorsunuz. Pazartesi günü de Samantha hastaydı, sadece Joy geldi, beraber bisiklete bindiniz. Bugün üçünüz birlikteydiniz. Bisiklete bindiniz, kumda oynadınız. Ama çok keyfin yoktu bugün nedense, erken dönmek istedin eve.


Joy ve annesi Susan

Joy, Samantha, Su





















Bu aralar sanki hüzünlüsün, sinirlisin, sıkıntılısın gibi hissediyorum. Şiddetli tepkiler veriyorsun sık sık. Mesela benden meyve suyu istiyorsun, "tamam" demem ve meyve suyuna uzanmam arasında geçen 2 saniye içinde ağlayarak "meyve suyu istiyoruuuuuummmm!!!!" diye bağırmaya başlıyorsun. Böyle olunca hayat ikimiz için de zorlaşıyor annecim. Neden böyle oluyor anlayamıyorum. Nerede yanlış yapıyorum diye düşünüyorum.
Bir de buyurgan tavırlar takınıyorsun, "bu böyle olacak dedim sana, anlaşıldı mı?" diye cümleler kuruyorsun. Sana kızdığım zamanlarda herhalde böyle konuşuyorum seninle ve benden öğreniyorsun bu cümle yapısını diye kahroluyorum tabii... Yine de "anlaşıldı mı?" lafını daha çok baban kullanır diye kendimi avutuyorum, saçma sapan bir şekilde.
Canım kızım,
'salak' senin yaşında bir kızın kullanmaması gereken bir kelime. Bu aralar onu taktın kafana. Cemile'den öğrendin bunu. Neyse ki Cemile'nin yöntemiyle canın salak demek istediğinde tuvalete gidip dilediğin sayı ve ebatta salak demek konusunda anlaştık. Ama bana, babana ya da başkasının yanında salak demek kesinlikle yasak. Bu sefer de salat, sala, sakak gibi çeşitlemeler yapıp yüzünde muzip gülümsemenle tepkimizi bekliyorsun. İşte o anlar anneliğin zor zamanları. Çünkü çok komik oluyorsun o ifadeyle, insanın içinden gülmek ve "seni piç kurusu!" demek geliyor, ama bir yandan da yasağa uymanı sağlamak ve bu cinlikle bizi kandırma zevkini pek sık vermemek gerekiyor. Ah bir büyüsen diye düşündüğüm anlar böyle anlar işte.
Birkaç da fotoğraf ekleyip bitiriyorum tatlım. Benim de çok keyfim yok bugünlerde. Muhtemelen birbirimizi etkiliyoruz. Seni seviyorum annecim.

22 Mart 2011 Salı

Ayşegül Teyze'nin Senin İçin Çizdikleri

Bütün çizimler annenin BAL'nden sınıf arkadaşı, Arda ve Tolga'nın annesi Ayşegül Budak Borçin'e aittir.
Ayşegül Teyzen seni henüz görmedi kanlı canlı ama farketmez canım kızım, sevgi işte böyle özgür ve kocaman birşey. 
Dostuma sonsuz sevgim ve bir dolu teşekkürlerimle.






İşte beklenen film!

Her gün 11.00`de okuldan eve dönerken, Four Seasons otelinin karşı köşesindeki bayrak direklerininin üçüncüsüne sırtımızı dayadık ve çalılara ulaştık. Bir sen bir ben çektik. Belki daha çekmek lazım ve çekeceğiz de ama henüz sabır 3,5 yaşında bünyendeki. Filmi bir an once görmek istedin. Elimizdeki net çekilmiş fotoğraflarla yaptık. İşte budur annecim.

21 Mart 2011 Pazartesi

Opensana!

Canikom,
İyi ki önce Türkçe'yi öğrendin. Yoksa halimiz nice olurdu diye düşünüyorum bazen. Aynı anda hem İngilizce hem de Çince'yle muhattap olduğundan herhalde, özellikle de haftasonuna doğru günlerde ve okuldan geldiğin saatlerde, ya da İngilizce konuşulan bir ortamda olduğumuzda etrafa inciler saçıyorsun. Bizi çok güldürüyorsun.
Bunların sonuncusu geçen akşam yemeğinden sonra diş fırçalamak için banyoya gittiğimizde çıktı ortaya. Diş macununun kapağına "opensana!" diyerek söylenince, babanla ben koptuk. Gülerek böyle mutant kelimelere ortam hazırlamayı tercih etmesek de, bu kaçınılmaz bir krizdi, tadını çıkarttık.


Bu gece huzursuz uyuyorsun. Mevsim dönümlerinde allerjik tablo çizen öksürüklere tutulmaya başladın. Cumartesi günü burnunun kaşınmasıyla ilk belirtiler kendini gösterdi. Pazar sabahı ifrazatlı bir şekilde kalktın ve gün boyu aralıklarla öksürdün. Bugün de devam etti öksürük ve şimdi de sık sık uykunda ağlıyorsun. Umarım geçen sonbaharda olduğu gibi iki ay boyunca öksürmezsin.

Bugün öğleden sonra okula seni almaya geldiğimde kapıda Samantha'nın annesiyle karşılaştık. İkimiz de kafaları içeriye bir uzattık, ikiniz yanyana oturmuş, tatlı tatlı oynamıyor musunuz?!
Oyun tatlı, ayrılık da zor geldi. Bu durumda onları da aldık bize geldik.
Lego, dans, boyama, elma ve muz ziyafetinin ardından gitme vakti gelince Samantha ayrılmak istemedi senden. Seninse sanki annesiymiş gibi, "but Samantha, you have to go, your dad's waiting" deyişin çok tatlıydı.
Artık oyuncaklarını, boyalarını, odanı paylaşıp (Çin tarzı işlemeli pembe terlikleri asla!), arkadaşlarınla başbaşa oynamaktan zevk almaya başladın. Bundan bir yıl önce bu söz konusu değildi. Böyle olunca ben de arkadaşlarının anneleriyle iki çift laf edebiliyorum. Benim için de keyifli oluyor. Oyun günlerini düzenli hale getirmek istiyorum. Her hafta en az iki kere yapmalıyız, ne dersin? Bu hafta Perşembe ya da Cuma günü de Joy ve annesi gelecekler.

Geçen hafta okulda The Very Hungry Caterpillar (Eric Carle)'ı okudunuz. Meğer benimle yaşıt, ödüller kazanmış, meşhur bir kitapmış. Bütün hafta kelebekler, kozalar, tırtıllar, yapraklar boyadın, kestin, yapıştırdın.


 
Tomurcukların çıkışını ve çalıların yeşerişini fotoğraflama sonra da filme dönüştürme projemizin ilk filmini hazırladık bugün. Yarına buraya eklemeyi planlıyorum. Gecenin devamında huzur içinde uyumanı diliyorum tontonum. Seni seviyorum. Sabah görüşürüz!

11 Mart 2011 Cuma

Miktapos

Yavrum günler çok hızlı. Senin dediğin gibi bitmiyorlar da!
Ne çok şey öğretiyorsun bana bu saf bakış açınla! Sorularına anlayacağın dilde cevaplar verebilmek için, zihnimim farklı taraflarını yokluyorum sık sık. Alıştığım kalıpların dışına çıkmak zorunda kalıyorum ve dünyaya bambaşka gözlerle bakıyorum. Bu çok eğlenceli. Bazen de zor.

İyi ki bitmiyor günler, daha öğrenecek çok şey var. Büyüyeceğiz, güleceğiz, yeni tatlar alacağız, keşifler yapacağız, deneyler yapacağız, değişik kokular koklayacağız, gitmediğimiz yerlere gideceğiz, öğreneceğiz, yeni sorular gelecek aklımıza, yorulacağız, tanımadığımız insanlar tanıyacağız, kendimizi öğreneceğiz, dünyayı ve evreni anlayacağız, en azından anlamak için çaba sarfedeceğiz. İşte bu yüzden var günler.
Sonsuz görünüyorlar ama bizim dünyada olacağımız günlerin de bir sonu var. Son gelince toprağa düşeceğiz. Çiçekler gibi. Herşeyin bir başı bir de sonu vardır annecim. Aynı şarkılar gibi, ya da çizgi filmler. Başlıyor, seyrediyoruz, dinliyoruz, sonra da bitiyor. Başı sonu belli.
Hayatımız söz konusu olduğunda durum biraz farklı. Başını biliyoruz. Yani doğumgünümüzü. Ama ne zaman biteceği süpriz. O yüzden hiç bitmeyen ya da bitmeyecekmiş gibi görünen bir şarkıya benziyor. Bu konuyu ilerde tekrar konuşacağız tatlı kuzum.

Geçen gün ağzında apse çıkmış. Acıyor acıyor dedin, baktık beyaz bir nokta diş etinle dudağın arasında. Azıcık mor (sonradan kırmızı demeye karar verdiğin) ilaçtan sürdük.
Bu ilkler seni ne kadar şaşırtıyor. Vücudunu öğreniyorsun. İlk sıyrık, ilk kesik, ilk apse... Apsenin neden olduğunu sordun elbette. Cevaplarken bay mikroplardan konuştuk. (Nedense bayanları yok bunların. Mikropların hepsi bay!) Mikroplardan ilaçlara, ilaçların neden yapıldığını sorunca vitaminlere, meyvelere sebzelere uzandık.
Ertesi sabah kahvaltıda ağzındaki acının azaldığını anlatırken babana, meyve yedim miktaposlar (vitaminler) iyi geldi dedin. Sonra durdun şöyle bir. Yanlış kelime olduğunun farkındaydın ama doğrusu da bir türlü gelmedi aklına. Mikrop bağlantılı bişeydi ama miktapos'du işte yahu!
=)))

Yazmaya çok özeniyorsun. Birlikte kalem tutup yazmak istiyorsun. Adını yazmayı öğrendin. Ama S'yi ters yapıyorsun. U süper.
Aşağıya bu sabah birlikte yazdıklarımızı koyuyorum.
Hikayesi de şöyle, sabah birlikte tuvalete giderken popoma yapışıp "aaaaaaaa!" diye bağırdığın için ilk cümleyi seni taklit ederek ben söyledim. Çişini yaptıktan sonra poponu yıkarken döktüğüm su soğuk geldi. (Burada taharet musluğu olmadığı için şişeden su dökerek yıkanıyoruz)
Sen de ona benimki gibi bir deyiş uydurdun. Sonra da bunları yazalım dedin. İlk cümleyi ben yazdım. Sonra sen yazmaya giriştin ama olmadı, zikzaklar seni kesmedi. Birlikte yazalım dedin. İkinci cümleyi, kalemi birlikte tutarak yazdık. Su'nun U'sunu da sen tek başına yaptın. Uzatarak.


Bu arada bugün okulda "ekim günü". Haftasonu topladığımız tohumlara bu sabah, cücüklenmiş bir patates ve dün birlikte yaptığımız dolmanın biber tohumlarını da ekledin. Sabah götürdük.
Şimdilik bu kadar tatlım. Kısa kısa ama sık sık yazmaya çalışacağım artık. Birikince unutuluyor.

7 Mart 2011 Pazartesi

Günler Neden Bitmiyor?

-Anne / baba! Günler neden bitmiyor?
-E dünya dönüyor kızım.

Son günlerin sık sık yinelenen ve uygun her fırsatta (ama mutlaka bağlam içinde. Mesela günün bölümleriyle ilgili plan yapılırken, öğlen yemeğinden sonra şunu yapıcaz, bu akşam baban geç gelecekmiş, ya da sabah kalkınca... gibi) sorulan bu soruya bu akşam yemeği sohbetinde bir başkası eklendi.
-Baba dünya neden dönüyor?

Uyusun da büyüsün niiiinnniiii! Tıpış tıpış yürüsüüüüün niiiinnniiii! Dünya neden dönüyor diye sorsun niiiiinnniiii! Babası şaşırsıııııın niiiinnniiiiiii!
Huuuuu, huuuuu, huuuuu, hu!

babaanne, dede, amcayla sohbet, şarkı, doğaçlama, dans



6 Mart 2011, Pazar
Sohbete gelmek için, amcasının ona hediye ettiği elbiseyi giydi, saçlarını "shake shake" model yaptırdı, mikrofonunu aldı ve anonsa başladı... Coştu, bizi de şaşırttı...
Yatak odamızdan ve babişkonun pijamalarından karelere giren dağınıklık olaya ayrı bir ruh kattı. Bu ruhu Kerem amcasının son albümünün arka kapağıyla da vurguladık...

5 Mart 2011 Cumartesi

Haftasonu

Canım Kızım, Haftasonu geldi bile.
Yarın okula başlıyorsun diye yazışımın üzerinden tam beş gün jet hızıyla geçti.
Senin bu okul düzenin müthiş bir hareket getirdi hayatımıza da ondan. Buna sen de şöyle tepki verdin ilk gün; "Anne! Ne çabuk akşam oldu!"
Okulun yakın ama 09.00-16.00 kadar uzun bir süre orada olmanı ne sen ne de biz istediğimiz için, biraz git'li gel'li, hareketli bir düzen tutturduk.
Şöyle ki;
09.00-11.15
15.00-16.00
Geçen hafta, yani okulun ilk günleri, üzerimizden jet lag etkisini pek atamadığımız için (nedense bu sefer gerçekten uzun sürdü) sabahları 09.00 yerine ancak 10.00'da okulda olabildik. Öyle olunca benim seni bıraktıktan sonra eve dönüşüm 10.15, haydi iki mail bak, yok bulaşık yerleştir, ya da markete uğra... Hop oluvermiş 10.45, haydi hemen çık, okula koş şeklinde tezahür etti.
Seninle eve yürümek 10 dakikalık yolu yaklaşık 45 dakikada yürümek demek. Anne çizgilere basmamaca oynayalım mı? anne neden bu taş kırılmış? anne çöpe bak, terbiyesisler değil mi? anne o ne? anne neden ağsımısdan buhar çıkıyo? anne neden ağsımısdan buhar çıkıyo? anne, anne, anne beni duy! ...anne neden öle dedin? anne yarışalım mı? anne fıskıyelere bakalım mı? anne trafik lambalarını nasıl yapıyolar?
İlk gün yani Salı günü kendimizi salimen eve attıktan sonra biraz oyun, öğlen yemeği, kitap okumaca, çizgi film derken saat 15.00'de yine okuldaydık.
15.00-16.00 arasını ben de kendimi bir yerlere atıp, kitap okuyarak ya da internete girerek değerlendirmeye çalıştım. Ama günlüğünü yazamadım.

Bu hafta hergün toplam ikişer saat gittin okula. Görebildiğim kadarıyla ve öğretmenin Nellie'nin aktardığına bakılırsa keyfin yerinde, hatta çok eğleniyorsun. Okulunun bahçesi gerçekten kocaman, çok güzel ve içinde birsürü oyuncak var.



Hergün mutlaka dışarda zaman geçiriyorsun. Bu çok iyi oldu. Biz de çıkıyorduk dışarıya elbette ama sitenin oyun parkını pek sevmediğin için istemiyordun orada oynamak çoğunlukla. Hemen iştahın açıldı biliyor musun? Umarım bu keyfin daim olur.
Ayrıca öğretmeninden öğrendiğim kadarıyla Austin adlı Amerikalı (sınıftaki tek Batılı) çocukla aran pek iyiymiş. Birbirinizi kovalıyormuşssunuz bahçedeki oyun zamanlarında. Cuma günü de öğle yemeğinde Austin; "Ben Su'yu çok özlediiim!" diye ağlamış. Hey allahım!
Ha sahi bu hafta, doktorların önerdiği gibi kabızlığına çare bulmak amacıyla düzenli olarak hergün öğlen yemeğinden sonra tuvalette oturuyorsun 5 dakika. Ben de sana Düt Düt Otobüs kitabından hikayeler okuyorum. Bunu yapmak istemeyeceğini düşünmüş ve biraz endişelenmiştim doğrusu doktorlar söylediğinde. Ama bana çok yardımcı oluyorsun. Teşekkür ederim akllı bıdığım. Kabızlığının üstesinden gelmeliyiz, çünkü devinim ve dönüşüm önemli.
Haftaiçi Salı akşamı, yani okula başladığın ilk günün akşamı Anway abla geldi bize kalmaya. Ertesi sabah babanla birlikte Tianjin'e gittiler. Bir gece kalıp, trenle Pekin'e geçtiler ve Perşembe gecesi döndüler.
Perşembe gününü babanı sayıklayarak geçirdin. Akşam da gelişlerini beklemek istedin ama çok uykun geldi.
Anway abla Cuma gecesi de bizde kaldı. Az önce de gitti.
Bugün Rodrigo amca, Marnie teyze ve minik Enrico ile buluşacağız birkaç saat içinde.

Bu sabah kalktığımda benim boğazım acıyordu, senin de kahvaltıda gözlerin çakmak çakmaktı. İki gündür Nellie nezle oluyorum diyordu, umarım sana bulaşmamıştır. Tedbiren kahvaltıdan sonra çeyrek kabaran (C vitaminli calcium sandoz'un babişko versiyonu), ıhlamur ve balık yağı şurubu yallahladık.

Hafta içinde olanlardan aklımda kalanlar:
Çarşamba:
Öğlen okul dönüşü sohbet ederken Kuğulu Park'a gitmek istediğini söyledin. Hava soğuk diye tereddüt ettim ama sen ısrar edince tamam dedim. Eve gittik, sen okulda boyadığın bir çiçeği makasla keserken ben de sandviç hazırladım. Sularımızı da aldık ve Kuğulu Park'a gittik. Huaihai Caddesi'ne yakın bu parkın adı başka ama biz aramızda Kuğulu Park diyoruz. Çünkü içinde kocaman bir göl ve gölün üstünde yüzen bir çift kuğu ve kazlar var.
Çiçekleri, ağaçları ve çimenleriyle güzel bir park. En kötü yanı çimenlerin üzerinde yürüyememek. Yürümeye kalkınca hemen bir düdük sesi duyuluyor. Sanki çimenleri üzeri sensörlüymüş gibi vallahi! Atmaca misali bekçiler düdüklerini hızlı hızlı üflüyorlar. Çarşamba günü etrafta bekçi amca yoktu ve sen bol bol çimenlerde yürüdün. Sonra gölün kenarındaki beton banklara oturduk. Kıçımız dondu biraz ama olsun. Sandviçlerimizi yedik, sohbet ettik, su içtik. Sonra fotoğraf çektirmeye gelmiş bir gelin-damat peydah oldu. Zincirle kapatılmış bir alana yani yasak yere girip, farklı fotoğraf fonu yakalamak istediler ama iki üç dakikaya kalmadı, meşhur düdük ötmeye başladı. Hemen çıktılar. Tabii bu arada biz sürekli sohbet halindeyiz. Sen aklına gelen herşeyi soruyorsun. İyi ki! Canım kızım. Ben de dilim döndüğünce, sabrım yettiğince, senin anlayabileceğin şekilde, en güzel Türkçe'mle anlatıyorum.
Neyse gelin ve damat bizim önümüzde fotoğraf çektirmeye başladılar. Arkalarında kuğulu göl, yüzleri bize dönük. Bize de eğlence ve muhabbet çıktı tabii. O soğukta gelincağız sadece tül ve satenden ibaret üstelik bol dekolteli gelinliğin içinde tir tir titriyordu. Damat da incecik krem rengi damatlığı içinde herhalde üşüyordu. Vallahi seyrederken bizim içimiz ürperdi. "Anne donucaklar valla!" diye durumu sabitledin sen de. Onlar işlerini bitirip montlarını giyip gidene kadar bizim de sandviçlerimiz bitti. Birazcık daha yürüdük gölün etrafında, çiçekleri sulayan bahçıvanı izledik. Sonra sıcak birşeyler içmek üzere parkın yanındaki kafeye girdik. Sana sıcak çikolata, bana kapuçino söyledik. Bir güzel içimizi ısıttık. Okul zamanı yaklaşınca da ayrıldık Kuğulu Park'tan.

Perşembe:
Yine öğlen etkinliği olarak, en sevdiğin yemeklerden birisi olan noodle çorbası yemeğe gittik, Jin'an Si (Jing'an Tapınağı)'ya. Önce Japon Market'ten alışveriş yaptık, sonra herzamanki! çorbadan içtik. Yanında da son dönem favorin olan dumpling. Üstüne de Cold Stone'dan çilekli dondurma. "Mmmm, oooooh!"

Cuma:
Doğruca eve geldik. Evde kendimi kaptırdığım tertip ve düzenlemeye eşlik ettin. Anne sakın bakma bana diyerek, kendi kendine herşeyi yerli yerine yerleştirmen, özellikle de ayakkabı ve terlikleri düzenleyişine bayıldım. İşin bittikten sonra da, "anneee sana bi süprisim var, baaaak!" deyişin yok mu?
Öğlen yemeği. Çisgi film, okul.
Velhasıl tatlım seninle öğlen dilimindeki o üç, üç buçuk saat çok keyifli geçiyor. Bundan sonra da öyle olacak gibi bir potansiyel var.

Sabahları genelde koşturup durduk bu hafta. Akşam okul dönüşlerinde de yemek hazırlığı, babişko özlemi, yorgunluk ve hafif mız mızlıkla geçti.

Az kalsın unutuyordum, bir proje başlattık bu hafta. Yol kenarındaki çalılıklara yakından! bakarken filizlenen tomurcukları inceledik seninle ve nasıl büyüdüklerini seyretmek istedin. Ben de bunu görebilmek için çok uzun süre orada kalmamız gerekeceğini anlattım. Tabii ki sen de klasik sorunu sordun: Nedeeeeen? Ben de anlattım. Ama galiba biraz geçiştirerek ve hızlıca anlattım. Sen de tatmin olmadığın için, bana kızarak: "Anneee! Öle anlatma, usun usun anlat lütfeeeen!" dedin. Ben de sana Buddha Bar DVD'sinde çok sevdiğin bölümleri hatırlattım. Suların çekilmesini ya da bulutların hızla gidişini daha önce DVD'yi seyrederken sormuştun ben de teknik olarak nasıl yapıldığını basitçe anlatmaya çalışmıştım. Hemen konuyu oraya bağlayıp, ancak o yöntem izlenirse tomurcukların açılışını mantıklı bir sürede izleyebiliriz dedim. Ve sana bir teklifte bulundum. "Hergün okul dönüşü çalıların fotoğrafını çekip, bir ay sonra hepsini birleştirerek tomurcukların açılışını film haline getirip izleyebiliriz" dedim. coşkuyla "Tamam!" dedikten sonra üzerime yığılan soru tepeciğini hayal edebilirsin tatlı kızım. Artık sen de kendi küçüklüğünle tanıştın sayılır. Ne kadar meraklısın ve ne akıllı sorular soruyorsun ve ne kadar çok! soru soruyorsun. Bu harika birşey. Sadece bazen sabrım ve ruh halim imkan vermiyor, idealimdeki gibi cevaplamaya sorularını. Affet beni. Yine de elimden geleni yapıyorum. İşte Cuma günü çektiğin tomurcuk fotoğraflarından birisi.


Eve dönüş yolunda daha pekçok fotoğraf çektin. Onları da facebook'a koyucam ilk fırsatta. Ne çok iş şu dijital fotoğrafın başımıza açtığı! Binlerce fotoğraf yığıldı ve düzenlenmeyi, değerlendirilmeyi bekliyor.
Sabah görüşürüz tatlım!

28 Şubat 2011 Pazartesi

Bugünün başlıkları

Mutfakta yemek yapıyorum. Birkaç dakika boya yaptıktan sonra, koşarak yanıma geldin ve şımarık bir edayla "Anneeeee! Babamı çok öslediiiim!" dedin.
"Konuşmak ister misin babanla? Telefon edelim mi?"
"Eveeeeet!"
Az önce yaptığın danslara, ütü yapmakta olan Xu Ayi (yardımcı hanım Xu)'nin alkışları ve hen ban! (olağanüstü!) nidaları eşliğindeki kahkahaları seni iyice gaza getirmişti sanırım.
"Ama salonda konuşcam, ayi de duysun" dedin. Sanki anlayacak dedim ben de içimden ama Çince'de baba, baba olduğu için kiminle konuştuğunu anladı.
Telefon numarasını çevirdik. Ahize küçük kulağa yapıştı:
-Baba! Müsait misin? Seninle biras konuçcam da.
Mutfaktan babanın cevaplarını duyamıyorum ama konuşmanın gidişatından biraz tahminde bulunabiliyorum.
-Müsaitim babişkom, söyle.
-Nerelerdesin?
-Ofisteyim kızım, çalışıyorum.
-Neler yapıyorsun? Baba dur dur biras telefonu bırakcam.
Bu sırada sanırım, daha keyifli bir konuşma amaçlayarak koltuğa oturmak istedin, Tombiş'i de kucağına almak isterken yere düştü. Konuşma durunca ben de ne yaptığını anlamak için kafamı uzattım mutfaktan ve bu manzarayı gördüm. Hemen koşarak olaya müdahil oldum. Çünkü muhtemelen karşı tarafta babişkon bir hengamenin içindeydi. Ama senin onu araman ve böyle tatlı tatlı konuşman nedeniyle zamanı durdurmaya çalışıyordu.
-Anlat bana gününü, neler yaptın?
-Çalıştım babişkom, email programındaki sorunu çözdüm, telefonla konuştum bol bol. Sen ne yaptın?
-Hah! Tamam! Ben de anlatiyim sana günümü. Bis de oynadııık işte, sonraaaa işlerimisi yaptııık, keyfimise baktıııık, falan filan. Baba ne saman geliceksin? Geç mi geliceksin?
-Babişkom evet biraz gecikirim bugün.
-Kaç dakka sonra gelceksin?
-Saat 7.30, 8.00 gibi babişkom.
-O saman ben beklerim, seninle uyurum bu geceeee!
-Peki babişkom. Hadi görüşürüz.
-Baba dur dur! Bi şey daha sorucam sonra tamam. Bana perdeleri nasıl yapıyolar onu anlat.
-Babişkom o kadar müsait değilim. Akşam gelince anlatırım.
-Dur dur, o saman arılar çiçeklerden nasıl bal topluyo onu anlat.
-Kızım sonra anlatırım, işlerimi bitirip eve geleyim istiyorum. Anneni verir misin?
-Tamam!
Koşarak mutfağa geldin ve telefonu bana verdin. Ellerim kirli olduğu için de kulağıma tuttun ahizeyi. Bir yandan da kendi kulağını yanaştırıp sen de dinledin babanın bana söylediklerini. Baban dedi ki, o kadar müsait değilim sorduklarını anlatamadım, sen ona açıklayıver. Öyle yaptım.

Benim tatlı kızım!
Bu gece erkenden uyudun. Yarın Weihai'da Nellie'yle ikinci kez başlıyorsun. Akşamüstü Nellie'den gelen günlük programa göre, sabahları 09.00'da okulda olucaz.
Saat 11.00'de seni alıp eve getiricem. Öğlen yemeğini birlikte yiyeceğiz. Sonra oyun vs. Saat 14.45'te yeniden okulda olacağız ve 16.30'a kadar kalacaksın.
Bu program içinde hergün toplam 75 dakika bahçede oyun zamanın var. Weihai'ın bahçesi ve kum havuzu muhteşem biliyorsun.
İşallah bu bahar havalar yağışlı olmaz da bol bol oynarsın canikom.
Bu gece uyanmamanı diliyorum. Zira dün gece yine 01.30'dan 04.00'e kadar yatakla senin odan arasında mekik dokudum.
Sabaha görüşürüz annecim.

26 Şubat 2011 Cumartesi

Artık başlamak gerek

Hamileliğimden bu yana, hatta daha öncesinden beri hayalini kurduğum "bebeğimin günlüğünü tutmak ve büyüyünce, farzedelim 20.yaşgününde, ona hediye etmek" fantezisi için 3,5 sene bekledim. Artık başlamak vakti geldi.
Bugünden itibaren başlıyorum.
Çocukluğumda ve gençliğimde yazdığım günlükler tadında olsun işallah! diyerek başlıyorum.

Bugün çok geç kalkabildik. Jet lag etkisi altındayız hala. Geceleri sen normal saatinde yani 21.00 gibi yatıyorsun ama 03.00-04.00 arasında uyanıyorsun. Her zaman uyanırsın bu saatlerde ve şöyle seslenirsin: "Anneeee! Süüüüt!"
Yanına gelirim, "Saklanmak istiyor musun?" diye sorarım.
"Evet!" cevabını aldıktan sonra, arkana yastık koyarım, sen oturursun yatakta, gözlerin hala kapalıdır. Başına pembe battini örter ve seni saklarım.
"Getiriyorum annecim sütünü" derim. Sen "Ama tatlı olsun!" dersin. Bazen de arkamdan seslenirsin: "Çabuk gel!"
Sonra gider sütünü ısıtırım, içine bir tatlıkaşığı bal koyar, getiririm. Odana girerken "Getirdim annecim sütünü" derim. Sen de sorarsın "Tatlı mı? Soğusun, beni ara!"
Ben de seni ararım göya: "Suuu nerdesin? Getirdim sütünü, hu huuu, canikom çık ortaya, aaa nerde bu kız?" Sonra sen başından battiyi çekersin ve ben şaşırırım: "Ah burdaymış kızım! Al annecim sütünü" der bardağını uzatırım. İçtikten sonra mutlaka içindeki bal oranıyla ilgili bir yorum yaparsın. "Alamadım tadını ya da aldım tadını" diyerek.
Bu her gece oynadığımız bir oyundur. İçtikten sonra "Ohhh!" der, ağzını elinin tersiyle siler ve ben arkandaki yastığı aldıktan sonra yatıp hemen uyursun.
Ama İstanbul'dan döndüğümüzden beri süt içtikten sonra herzamanki gibi uykuya kolayca dalamıyorsun. Ninni, sohbet, derken bizim yanımıza geliş, sabaha kadar dönüp duruyorsun iki gecedir. Sounda sabaha karşı 06.00 civarında derin uykuya geçiyorsun.
Bugün ben 12.50'de çıktım yataktan, babanla sen 13.20 civarında. Kahvaltı!!ya 14.00'de oturduk. Pek birşey yemedin. Oysa dün gece yediklerin beni çok neşelendirmişti. Bir kepçe mercimek çorbası ve bir tabak kıymalı kabak yemeği, salata, biraz ekmek.
20 günlük Türkiye-Almanya seyahatinin özellikle son 10 günündeki iştahsızlığının artık sona erdiğini düşünüp sevinmiştim. Ama bu sabah 2 dilim sucuk, 1 ısırık haşlanmış yumurta yedin ve 1 fincan ballı ıhlamur içtin sadece.
Ama Türkiye'den döndüğümüzden beri neşen çok yerinde. Dans ettin bugün kahvaltıdan sonra. Türkiye'den aldığımız Disney Klasikleri CD'si eşliğinde. Gerçekten harika koreografiler yapıyorsun. Bazılarını videoya çekiyoruz elbette ama hepsini almak imkansız.
Sonra giyinip dışarıya çıktık. Babana bozulan cep telefonu yerine yenisini, printer'a da kartuş almak için Media Markt'a gittik. Cep telefonu işini komik Çin tarzı nedeniyle halledemeden döndük. Sen dönüş yolunda acıktın. Uzunca da yürüdüğümüz için yoruldun.
Eve döner dönmez haşlanmış mısır yediniz babişkoyla ben de sana kurabiye yaptım. Yolda acıktım deyip kurabiye istemiştin. Ben de sana yapacağıma söz verip ve akşam yemeğinden sonra yiyebileceğini söylemiştim.
Mısırını yedikten sonra gelip bana yardım ettin. Kalıplarla kurabiye kestin. Aradan çok geçmeden "Çok acıktım!" deyip sofrayı kurdurdun. Çatal kaşıkları çekmeceden sen çıkartıp sofraya dizdin. "Anne fazla çatal almışım" deyip bir çatalı geri getirdin, hatta. Öyle tatlısın ki!
Baban da outlook programıyla uğraşıyor bu aralar. Microsoft'un işleri. Lisanslı program aldı, çok kullanımlı ama içindeki outlook meğerse deneme sürümüymüş, internetten upgrade'ini satın aldı. Şimdi de download hızı o kadar düşük ki, 75 saat sürecekmiş. Nasıl bitecekse?
Çok acıktım demene rağmen yemeğini iştahlı yemedin. Anlaşıldı ki biran önce kurabiye yiyebilmek için bizi tufaya getirmiştin yine. Pazarlıklar yapılmaya çalışıldı ama geri adım atmadık, baban da ben de. En nihayetinde kurabiye aşkına dünkü menüyü, benim de yardımımla yedin. Arkasından da birkaç kurabiye götürdün.
Babişkona da verdin. Kalp şeklinde olanlarından. "Üstüne de su veriyim, ooohhhh!" diyerek kendi matarandan su paylaştın bir de onunla. Tatlılık muskası!
Yemekten sonra, geç uyandığımız için geç yatarsın ve bugün nasılsa cumartesi diye düşünerek Türkiye'den aldığımız Türkçe dublajlı Winnie The Pooh filmi koyduk seyredelim diye. Filmin acıklı bölümleri varmış meğerse. Sana çok dokunuyor böyle filmler. O kadar hassassın ki!
Filmde ailesini bulamadığı için Tigger ağlamaya başlayınca, sen de bastın yaygarayı. "Çok uykuuum geldiiii!" diye. Aldım seni kucuma, sarıldım ama sakinleştirmek ne mümkün? İyi geceler çişi yapıp, diş fırçalarken de ağlamaya devam ettin. Pijamalarını giyerken bile "durduramıyorum kendimi" diyerek hıçkıra hıçkıra ağladın. Sonra hemen yatağına yattın, pembe battini istedin. Ben de sana ninni söyledim. Yavaş yavaş hıçkırıklarının arası açıldı, derin nefesler aldın ve sonunda uyudun.
Ah benim canım kuzum! Çok hassassın, belki hata ediyoruz, senin için böyle konulu filmler erken daha, bilemiyorum ki. Bunu bir sormak gerek belki de.
Diş fırçalarken bir ara bana "Film beni çok heyecanlandırdı" dedin. Ben de sana bunun normal olduğunu, güldüğümüz, korktuğumuz, heyecanlandığımız gibi, film seyrederken üzülebileceğimizi, benim de hep başıma geldiğini anlatmaya çalıştım ama aldığım cevap ağzını aça aça ağlaman oldu.
=))
İşallah bu gece huzurlu uyursun.  Seni çok seviyorum.