22 Mart 2011 Salı

Ayşegül Teyze'nin Senin İçin Çizdikleri

Bütün çizimler annenin BAL'nden sınıf arkadaşı, Arda ve Tolga'nın annesi Ayşegül Budak Borçin'e aittir.
Ayşegül Teyzen seni henüz görmedi kanlı canlı ama farketmez canım kızım, sevgi işte böyle özgür ve kocaman birşey. 
Dostuma sonsuz sevgim ve bir dolu teşekkürlerimle.






İşte beklenen film!

Her gün 11.00`de okuldan eve dönerken, Four Seasons otelinin karşı köşesindeki bayrak direklerininin üçüncüsüne sırtımızı dayadık ve çalılara ulaştık. Bir sen bir ben çektik. Belki daha çekmek lazım ve çekeceğiz de ama henüz sabır 3,5 yaşında bünyendeki. Filmi bir an once görmek istedin. Elimizdeki net çekilmiş fotoğraflarla yaptık. İşte budur annecim.

video

21 Mart 2011 Pazartesi

Opensana!

Canikom,
İyi ki önce Türkçe'yi öğrendin. Yoksa halimiz nice olurdu diye düşünüyorum bazen. Aynı anda hem İngilizce hem de Çince'yle muhattap olduğundan herhalde, özellikle de haftasonuna doğru günlerde ve okuldan geldiğin saatlerde, ya da İngilizce konuşulan bir ortamda olduğumuzda etrafa inciler saçıyorsun. Bizi çok güldürüyorsun.
Bunların sonuncusu geçen akşam yemeğinden sonra diş fırçalamak için banyoya gittiğimizde çıktı ortaya. Diş macununun kapağına "opensana!" diyerek söylenince, babanla ben koptuk. Gülerek böyle mutant kelimelere ortam hazırlamayı tercih etmesek de, bu kaçınılmaz bir krizdi, tadını çıkarttık.


Bu gece huzursuz uyuyorsun. Mevsim dönümlerinde allerjik tablo çizen öksürüklere tutulmaya başladın. Cumartesi günü burnunun kaşınmasıyla ilk belirtiler kendini gösterdi. Pazar sabahı ifrazatlı bir şekilde kalktın ve gün boyu aralıklarla öksürdün. Bugün de devam etti öksürük ve şimdi de sık sık uykunda ağlıyorsun. Umarım geçen sonbaharda olduğu gibi iki ay boyunca öksürmezsin.

Bugün öğleden sonra okula seni almaya geldiğimde kapıda Samantha'nın annesiyle karşılaştık. İkimiz de kafaları içeriye bir uzattık, ikiniz yanyana oturmuş, tatlı tatlı oynamıyor musunuz?!
Oyun tatlı, ayrılık da zor geldi. Bu durumda onları da aldık bize geldik.
Lego, dans, boyama, elma ve muz ziyafetinin ardından gitme vakti gelince Samantha ayrılmak istemedi senden. Seninse sanki annesiymiş gibi, "but Samantha, you have to go, your dad's waiting" deyişin çok tatlıydı.
Artık oyuncaklarını, boyalarını, odanı paylaşıp (Çin tarzı işlemeli pembe terlikleri asla!), arkadaşlarınla başbaşa oynamaktan zevk almaya başladın. Bundan bir yıl önce bu söz konusu değildi. Böyle olunca ben de arkadaşlarının anneleriyle iki çift laf edebiliyorum. Benim için de keyifli oluyor. Oyun günlerini düzenli hale getirmek istiyorum. Her hafta en az iki kere yapmalıyız, ne dersin? Bu hafta Perşembe ya da Cuma günü de Joy ve annesi gelecekler.

Geçen hafta okulda The Very Hungry Caterpillar (Eric Carle)'ı okudunuz. Meğer benimle yaşıt, ödüller kazanmış, meşhur bir kitapmış. Bütün hafta kelebekler, kozalar, tırtıllar, yapraklar boyadın, kestin, yapıştırdın.


 
Tomurcukların çıkışını ve çalıların yeşerişini fotoğraflama sonra da filme dönüştürme projemizin ilk filmini hazırladık bugün. Yarına buraya eklemeyi planlıyorum. Gecenin devamında huzur içinde uyumanı diliyorum tontonum. Seni seviyorum. Sabah görüşürüz!

11 Mart 2011 Cuma

Miktapos

Yavrum günler çok hızlı. Senin dediğin gibi bitmiyorlar da!
Ne çok şey öğretiyorsun bana bu saf bakış açınla! Sorularına anlayacağın dilde cevaplar verebilmek için, zihnimim farklı taraflarını yokluyorum sık sık. Alıştığım kalıpların dışına çıkmak zorunda kalıyorum ve dünyaya bambaşka gözlerle bakıyorum. Bu çok eğlenceli. Bazen de zor.

İyi ki bitmiyor günler, daha öğrenecek çok şey var. Büyüyeceğiz, güleceğiz, yeni tatlar alacağız, keşifler yapacağız, deneyler yapacağız, değişik kokular koklayacağız, gitmediğimiz yerlere gideceğiz, öğreneceğiz, yeni sorular gelecek aklımıza, yorulacağız, tanımadığımız insanlar tanıyacağız, kendimizi öğreneceğiz, dünyayı ve evreni anlayacağız, en azından anlamak için çaba sarfedeceğiz. İşte bu yüzden var günler.
Sonsuz görünüyorlar ama bizim dünyada olacağımız günlerin de bir sonu var. Son gelince toprağa düşeceğiz. Çiçekler gibi. Herşeyin bir başı bir de sonu vardır annecim. Aynı şarkılar gibi, ya da çizgi filmler. Başlıyor, seyrediyoruz, dinliyoruz, sonra da bitiyor. Başı sonu belli.
Hayatımız söz konusu olduğunda durum biraz farklı. Başını biliyoruz. Yani doğumgünümüzü. Ama ne zaman biteceği süpriz. O yüzden hiç bitmeyen ya da bitmeyecekmiş gibi görünen bir şarkıya benziyor. Bu konuyu ilerde tekrar konuşacağız tatlı kuzum.

Geçen gün ağzında apse çıkmış. Acıyor acıyor dedin, baktık beyaz bir nokta diş etinle dudağın arasında. Azıcık mor (sonradan kırmızı demeye karar verdiğin) ilaçtan sürdük.
Bu ilkler seni ne kadar şaşırtıyor. Vücudunu öğreniyorsun. İlk sıyrık, ilk kesik, ilk apse... Apsenin neden olduğunu sordun elbette. Cevaplarken bay mikroplardan konuştuk. (Nedense bayanları yok bunların. Mikropların hepsi bay!) Mikroplardan ilaçlara, ilaçların neden yapıldığını sorunca vitaminlere, meyvelere sebzelere uzandık.
Ertesi sabah kahvaltıda ağzındaki acının azaldığını anlatırken babana, meyve yedim miktaposlar (vitaminler) iyi geldi dedin. Sonra durdun şöyle bir. Yanlış kelime olduğunun farkındaydın ama doğrusu da bir türlü gelmedi aklına. Mikrop bağlantılı bişeydi ama miktapos'du işte yahu!
=)))

Yazmaya çok özeniyorsun. Birlikte kalem tutup yazmak istiyorsun. Adını yazmayı öğrendin. Ama S'yi ters yapıyorsun. U süper.
Aşağıya bu sabah birlikte yazdıklarımızı koyuyorum.
Hikayesi de şöyle, sabah birlikte tuvalete giderken popoma yapışıp "aaaaaaaa!" diye bağırdığın için ilk cümleyi seni taklit ederek ben söyledim. Çişini yaptıktan sonra poponu yıkarken döktüğüm su soğuk geldi. (Burada taharet musluğu olmadığı için şişeden su dökerek yıkanıyoruz)
Sen de ona benimki gibi bir deyiş uydurdun. Sonra da bunları yazalım dedin. İlk cümleyi ben yazdım. Sonra sen yazmaya giriştin ama olmadı, zikzaklar seni kesmedi. Birlikte yazalım dedin. İkinci cümleyi, kalemi birlikte tutarak yazdık. Su'nun U'sunu da sen tek başına yaptın. Uzatarak.


Bu arada bugün okulda "ekim günü". Haftasonu topladığımız tohumlara bu sabah, cücüklenmiş bir patates ve dün birlikte yaptığımız dolmanın biber tohumlarını da ekledin. Sabah götürdük.
Şimdilik bu kadar tatlım. Kısa kısa ama sık sık yazmaya çalışacağım artık. Birikince unutuluyor.

7 Mart 2011 Pazartesi

Günler Neden Bitmiyor?

-Anne / baba! Günler neden bitmiyor?
-E dünya dönüyor kızım.

Son günlerin sık sık yinelenen ve uygun her fırsatta (ama mutlaka bağlam içinde. Mesela günün bölümleriyle ilgili plan yapılırken, öğlen yemeğinden sonra şunu yapıcaz, bu akşam baban geç gelecekmiş, ya da sabah kalkınca... gibi) sorulan bu soruya bu akşam yemeği sohbetinde bir başkası eklendi.
-Baba dünya neden dönüyor?

Uyusun da büyüsün niiiinnniiii! Tıpış tıpış yürüsüüüüün niiiinnniiii! Dünya neden dönüyor diye sorsun niiiiinnniiii! Babası şaşırsıııııın niiiinnniiiiiii!
Huuuuu, huuuuu, huuuuu, hu!

babaanne, dede, amcayla sohbet, şarkı, doğaçlama, dans



6 Mart 2011, Pazar
Sohbete gelmek için, amcasının ona hediye ettiği elbiseyi giydi, saçlarını "shake shake" model yaptırdı, mikrofonunu aldı ve anonsa başladı... Coştu, bizi de şaşırttı...
Yatak odamızdan ve babişkonun pijamalarından karelere giren dağınıklık olaya ayrı bir ruh kattı. Bu ruhu Kerem amcasının son albümünün arka kapağıyla da vurguladık...

5 Mart 2011 Cumartesi

Haftasonu

Canım Kızım, Haftasonu geldi bile.
Yarın okula başlıyorsun diye yazışımın üzerinden tam beş gün jet hızıyla geçti.
Senin bu okul düzenin müthiş bir hareket getirdi hayatımıza da ondan. Buna sen de şöyle tepki verdin ilk gün; "Anne! Ne çabuk akşam oldu!"
Okulun yakın ama 09.00-16.00 kadar uzun bir süre orada olmanı ne sen ne de biz istediğimiz için, biraz git'li gel'li, hareketli bir düzen tutturduk.
Şöyle ki;
09.00-11.15
15.00-16.00
Geçen hafta, yani okulun ilk günleri, üzerimizden jet lag etkisini pek atamadığımız için (nedense bu sefer gerçekten uzun sürdü) sabahları 09.00 yerine ancak 10.00'da okulda olabildik. Öyle olunca benim seni bıraktıktan sonra eve dönüşüm 10.15, haydi iki mail bak, yok bulaşık yerleştir, ya da markete uğra... Hop oluvermiş 10.45, haydi hemen çık, okula koş şeklinde tezahür etti.
Seninle eve yürümek 10 dakikalık yolu yaklaşık 45 dakikada yürümek demek. Anne çizgilere basmamaca oynayalım mı? anne neden bu taş kırılmış? anne çöpe bak, terbiyesisler değil mi? anne o ne? anne neden ağsımısdan buhar çıkıyo? anne neden ağsımısdan buhar çıkıyo? anne, anne, anne beni duy! ...anne neden öle dedin? anne yarışalım mı? anne fıskıyelere bakalım mı? anne trafik lambalarını nasıl yapıyolar?
İlk gün yani Salı günü kendimizi salimen eve attıktan sonra biraz oyun, öğlen yemeği, kitap okumaca, çizgi film derken saat 15.00'de yine okuldaydık.
15.00-16.00 arasını ben de kendimi bir yerlere atıp, kitap okuyarak ya da internete girerek değerlendirmeye çalıştım. Ama günlüğünü yazamadım.

Bu hafta hergün toplam ikişer saat gittin okula. Görebildiğim kadarıyla ve öğretmenin Nellie'nin aktardığına bakılırsa keyfin yerinde, hatta çok eğleniyorsun. Okulunun bahçesi gerçekten kocaman, çok güzel ve içinde birsürü oyuncak var.



Hergün mutlaka dışarda zaman geçiriyorsun. Bu çok iyi oldu. Biz de çıkıyorduk dışarıya elbette ama sitenin oyun parkını pek sevmediğin için istemiyordun orada oynamak çoğunlukla. Hemen iştahın açıldı biliyor musun? Umarım bu keyfin daim olur.
Ayrıca öğretmeninden öğrendiğim kadarıyla Austin adlı Amerikalı (sınıftaki tek Batılı) çocukla aran pek iyiymiş. Birbirinizi kovalıyormuşssunuz bahçedeki oyun zamanlarında. Cuma günü de öğle yemeğinde Austin; "Ben Su'yu çok özlediiim!" diye ağlamış. Hey allahım!
Ha sahi bu hafta, doktorların önerdiği gibi kabızlığına çare bulmak amacıyla düzenli olarak hergün öğlen yemeğinden sonra tuvalette oturuyorsun 5 dakika. Ben de sana Düt Düt Otobüs kitabından hikayeler okuyorum. Bunu yapmak istemeyeceğini düşünmüş ve biraz endişelenmiştim doğrusu doktorlar söylediğinde. Ama bana çok yardımcı oluyorsun. Teşekkür ederim akllı bıdığım. Kabızlığının üstesinden gelmeliyiz, çünkü devinim ve dönüşüm önemli.
Haftaiçi Salı akşamı, yani okula başladığın ilk günün akşamı Anway abla geldi bize kalmaya. Ertesi sabah babanla birlikte Tianjin'e gittiler. Bir gece kalıp, trenle Pekin'e geçtiler ve Perşembe gecesi döndüler.
Perşembe gününü babanı sayıklayarak geçirdin. Akşam da gelişlerini beklemek istedin ama çok uykun geldi.
Anway abla Cuma gecesi de bizde kaldı. Az önce de gitti.
Bugün Rodrigo amca, Marnie teyze ve minik Enrico ile buluşacağız birkaç saat içinde.

Bu sabah kalktığımda benim boğazım acıyordu, senin de kahvaltıda gözlerin çakmak çakmaktı. İki gündür Nellie nezle oluyorum diyordu, umarım sana bulaşmamıştır. Tedbiren kahvaltıdan sonra çeyrek kabaran (C vitaminli calcium sandoz'un babişko versiyonu), ıhlamur ve balık yağı şurubu yallahladık.

Hafta içinde olanlardan aklımda kalanlar:
Çarşamba:
Öğlen okul dönüşü sohbet ederken Kuğulu Park'a gitmek istediğini söyledin. Hava soğuk diye tereddüt ettim ama sen ısrar edince tamam dedim. Eve gittik, sen okulda boyadığın bir çiçeği makasla keserken ben de sandviç hazırladım. Sularımızı da aldık ve Kuğulu Park'a gittik. Huaihai Caddesi'ne yakın bu parkın adı başka ama biz aramızda Kuğulu Park diyoruz. Çünkü içinde kocaman bir göl ve gölün üstünde yüzen bir çift kuğu ve kazlar var.
Çiçekleri, ağaçları ve çimenleriyle güzel bir park. En kötü yanı çimenlerin üzerinde yürüyememek. Yürümeye kalkınca hemen bir düdük sesi duyuluyor. Sanki çimenleri üzeri sensörlüymüş gibi vallahi! Atmaca misali bekçiler düdüklerini hızlı hızlı üflüyorlar. Çarşamba günü etrafta bekçi amca yoktu ve sen bol bol çimenlerde yürüdün. Sonra gölün kenarındaki beton banklara oturduk. Kıçımız dondu biraz ama olsun. Sandviçlerimizi yedik, sohbet ettik, su içtik. Sonra fotoğraf çektirmeye gelmiş bir gelin-damat peydah oldu. Zincirle kapatılmış bir alana yani yasak yere girip, farklı fotoğraf fonu yakalamak istediler ama iki üç dakikaya kalmadı, meşhur düdük ötmeye başladı. Hemen çıktılar. Tabii bu arada biz sürekli sohbet halindeyiz. Sen aklına gelen herşeyi soruyorsun. İyi ki! Canım kızım. Ben de dilim döndüğünce, sabrım yettiğince, senin anlayabileceğin şekilde, en güzel Türkçe'mle anlatıyorum.
Neyse gelin ve damat bizim önümüzde fotoğraf çektirmeye başladılar. Arkalarında kuğulu göl, yüzleri bize dönük. Bize de eğlence ve muhabbet çıktı tabii. O soğukta gelincağız sadece tül ve satenden ibaret üstelik bol dekolteli gelinliğin içinde tir tir titriyordu. Damat da incecik krem rengi damatlığı içinde herhalde üşüyordu. Vallahi seyrederken bizim içimiz ürperdi. "Anne donucaklar valla!" diye durumu sabitledin sen de. Onlar işlerini bitirip montlarını giyip gidene kadar bizim de sandviçlerimiz bitti. Birazcık daha yürüdük gölün etrafında, çiçekleri sulayan bahçıvanı izledik. Sonra sıcak birşeyler içmek üzere parkın yanındaki kafeye girdik. Sana sıcak çikolata, bana kapuçino söyledik. Bir güzel içimizi ısıttık. Okul zamanı yaklaşınca da ayrıldık Kuğulu Park'tan.

Perşembe:
Yine öğlen etkinliği olarak, en sevdiğin yemeklerden birisi olan noodle çorbası yemeğe gittik, Jin'an Si (Jing'an Tapınağı)'ya. Önce Japon Market'ten alışveriş yaptık, sonra herzamanki! çorbadan içtik. Yanında da son dönem favorin olan dumpling. Üstüne de Cold Stone'dan çilekli dondurma. "Mmmm, oooooh!"

Cuma:
Doğruca eve geldik. Evde kendimi kaptırdığım tertip ve düzenlemeye eşlik ettin. Anne sakın bakma bana diyerek, kendi kendine herşeyi yerli yerine yerleştirmen, özellikle de ayakkabı ve terlikleri düzenleyişine bayıldım. İşin bittikten sonra da, "anneee sana bi süprisim var, baaaak!" deyişin yok mu?
Öğlen yemeği. Çisgi film, okul.
Velhasıl tatlım seninle öğlen dilimindeki o üç, üç buçuk saat çok keyifli geçiyor. Bundan sonra da öyle olacak gibi bir potansiyel var.

Sabahları genelde koşturup durduk bu hafta. Akşam okul dönüşlerinde de yemek hazırlığı, babişko özlemi, yorgunluk ve hafif mız mızlıkla geçti.

Az kalsın unutuyordum, bir proje başlattık bu hafta. Yol kenarındaki çalılıklara yakından! bakarken filizlenen tomurcukları inceledik seninle ve nasıl büyüdüklerini seyretmek istedin. Ben de bunu görebilmek için çok uzun süre orada kalmamız gerekeceğini anlattım. Tabii ki sen de klasik sorunu sordun: Nedeeeeen? Ben de anlattım. Ama galiba biraz geçiştirerek ve hızlıca anlattım. Sen de tatmin olmadığın için, bana kızarak: "Anneee! Öle anlatma, usun usun anlat lütfeeeen!" dedin. Ben de sana Buddha Bar DVD'sinde çok sevdiğin bölümleri hatırlattım. Suların çekilmesini ya da bulutların hızla gidişini daha önce DVD'yi seyrederken sormuştun ben de teknik olarak nasıl yapıldığını basitçe anlatmaya çalışmıştım. Hemen konuyu oraya bağlayıp, ancak o yöntem izlenirse tomurcukların açılışını mantıklı bir sürede izleyebiliriz dedim. Ve sana bir teklifte bulundum. "Hergün okul dönüşü çalıların fotoğrafını çekip, bir ay sonra hepsini birleştirerek tomurcukların açılışını film haline getirip izleyebiliriz" dedim. coşkuyla "Tamam!" dedikten sonra üzerime yığılan soru tepeciğini hayal edebilirsin tatlı kızım. Artık sen de kendi küçüklüğünle tanıştın sayılır. Ne kadar meraklısın ve ne akıllı sorular soruyorsun ve ne kadar çok! soru soruyorsun. Bu harika birşey. Sadece bazen sabrım ve ruh halim imkan vermiyor, idealimdeki gibi cevaplamaya sorularını. Affet beni. Yine de elimden geleni yapıyorum. İşte Cuma günü çektiğin tomurcuk fotoğraflarından birisi.


Eve dönüş yolunda daha pekçok fotoğraf çektin. Onları da facebook'a koyucam ilk fırsatta. Ne çok iş şu dijital fotoğrafın başımıza açtığı! Binlerce fotoğraf yığıldı ve düzenlenmeyi, değerlendirilmeyi bekliyor.
Sabah görüşürüz tatlım!