15 Ağustos 2011 Pazartesi

İki Çiçek Bir Kız (15 Ağustos 2011)


Pekin Şangay yolunda uçakta renklendirme

Eve gelince

Bilgisayarda ortası ballı çiçek

Son Dönem Şarkı Listesi


Summertime (Porgy and Bess-G. Gershwin) ninni niyetine her gece 1 posta


Love Song (Cure) cover (Adele) denk geldikçe cep telefonundan üstüste, sözlerini ezbere


Hotel California (Eagles) aklına geldikçe, "anne such a lovely place"i koysana deyip, CD`den

Portakal Suyu

Marie Louise Elisabeth Vigee-Lebrun
(1755-1842) ressamın kızıyla otoportresi

Şangay’dan Pekin’e ilk uçuşumuzda 3 saatlik rötar iyi geldi değil mi tatlım?
Evet şu an biraz sinirliyim kızım.
Portakal suyunu üzerine dökeceğini biliyordum, koşarken düşüp canını acıtacağını biliyordum, uyumazsan şimdi, akşam yorgunluktan bayılacağını biliyordum, battaniyeni havaalanında yerlere düşürmeni istemiyordum, çişini uçağa binmeden yapmazsan, sidik kokusu ve çiş içindeki daracık uçak tuvaletinde sana çişini yaptırmaya çalışırken kan ter içinde kalacağımı biliyordum.
İşte bu bütün bildiklerimi sana söylemek, senin kendi deneyimlerin yoluyla öğrenmene engel teşkil ediyormuş. Üstelik çevrene, kendine ve çevrendeki her şeye dair şahsi yargılarını oluşturmana mani oluyormuş. Kabul ediyorum. Öyle oluyor.  Ama olacağını bildiğim şeyleri beklemek benim için o kadar zor ki! Olacağını bilmediğim şeyleri bile beklemek zor. Sabırsızın önde gideni bir annen var.  Sayende dört yıl içinde, ama en çok da Şangay’a geldiğimizden bu yana kendimi kilometrelerce aştım ama hala sabırsız kalıyorum, yani sen tahmin et ne kadar sabır lazım.
Sabırlı durmak, davranışlarının sonuçlarıyla yüzleşmeni beklemek ve kendi deneyimlerini yaşamana eşlik edebilmek, - hayır bir nüans var burada-“sakince” eşlik edebilmek için, seni engellemeden kazaları engelleyebilmek için, gerekli açıklamaları ve düzenlemeleri sakince yapabilmek için yoğun çaba harcıyorum. Ama %40 oranında hala başarılı olamıyorum. Tamam pozitife odaklanalım güzel kızım, %60 başarılıyım. Doğru, kendimle de gurur duyuyorum. Bundan 3 ay öncesine göre bile daha başarılıyım sabretme, gereksiz kontrolcü olmama ve müdahale etmeme konularında. Yine de daha iyi olmak istiyorum.
Çünkü büyüdüğünde söz konusu, üzerine portakal suyu dökmen değil, sana kötü davranan bir hıyara aşık olman olacak. Ya da haytalık peşinde olduğun için sınıfta kalman ya da tuhaf bir meslek seçmen. Ama bunlar bana göre böyle olacak. İşte bunu hatırlamalıyım her seferinde. Seni korumakla sınırlamalıyım kontrol çılgınımı. Zarar görmeyeceksen portakal suyunu dökmene ve böylece öğrenmene izin vermeliyim. Peki ama annecim, uçakta portakal suyunu döktün, değiştirecek yedek kıyafet yok, koltuk bile ıslandı, klima çalışıyor buz gibi, başlıyorsun üşümeye… Yani buna nasıl göz yumayım annecim? Ya sabır!
Bugün yaşadıklarımız hoşuma gitmiyor. Bak şöyle oluyor, katlanır tepsideki bardaklığa koyduğun portakal suyu dolu bardağın altına bacaklarını sokup, yavaş yavaş denemeler yapmaya başlıyorsun. Önce gözümün ucuyla takip ediyorum, bardağın sallanışını, içindeki portakal suyunun kenara kadar yükselişini… Sakince uyarıyorum: “yedek kıyafet  yok yanımızda, dökülürse değiştiremeyiz tatlım, ayaklarını sallama lütfen tepsinin altında”. Tamam diyorsun, hiç hoşuna gitmiyor deneyinin tam ortasında engellenmek farkındayım. Bu kez ayaklarını çekip, başka bir şekilde denemek istiyorsun portakal suyunun dökülmeye başlayacağı o sınıra ulaşmayı, dayanamayıp, yanındaki adamın üzerine dökülmesi riskini de göze alamayıp, bardağı kendi önümdeki tepsiye koyuyorum. “Heeey! N’apıyorsun?” diyerek hiddetle bardağı geri alıyorsun. Bu hareket portakal suyunun neredeyse dökülmesine neden oluyor. Birkaç damla sıçrıyor tişörtüne sadece. “Sakin ol Füsun!” diyorum içimden ama artık sakin değilim sadece sakini oynuyorum, dişlerim birbirine kenetli halde. Ne olacaksa olsun diyorum içimden ama yalan… Bakmıyorum sana, dergi okumaya çalışıyorum. Sonunda “Anne! Selpak lazım” diyorsun. Bakıyorum, tişörtün yakası ıslanmış, boynun da… İlk tepkim “yok selpak, neye lazımdı?” diye göya sakince sormak oluyor. Gözlerimdeki ifadeyi, yakanı gördüğümü elbette anlıyorsun ve “lazım işte” diyerek kontrol ediyorsun beni. “Döküldü mü sonunda?” diyorum sonunda… “Yok dökülmedi” diyorsun gözlerimin içine bakarak. Kızgınlığımdan korktuğun için yalan söylemen beni daha da kızdırıyor. Kendime elbet en çok. Bu kıpkırmızı kızgınlığın ortasında kavrularak kalkıp üst dolaptan sırt çantamı indiriyorum yola çıkışımızın üzerinden geçen 1 saat içinde üçüncü kere (boya kalemi ve pembe battinin ardından). Ön gözden kağıt mendili çıkartıyorum, kalan son mendil olduğunu görünce telaşlanıyorum hafiften, bir hışımla yakana tutturuyorum ve "başka yok kağıt mendil, artık dikkat et!" diye hışmımı da ortaya saçıp yerime oturuyorum.
Buna benzer olayları çok yaşıyoruz annecim… Bilgin olsun.
Portakal suyunu dökmene ve ne yapınca döküldüğünü öğrenmene izin veremediğim için gözümün içine bakarak yalan söylüyorsun. O yüzden %60 başarı yeterli değil. Daha iyi olmalıyım. %99’u yakalamalıyım. Çünkü sorumluluğa gönüllü oldum.
Rötarlı, yağmurlu, lekeli, kokulu, yalanlı, soğuk, rutubetli, sisli, karanlık, sessiz, renksiz, tatsız, acı, sıradan, çılgın… ne varsa hepsi için, senin annen olmaya gönüllü oldum. Bu çalışmayı her şeyden çok ciddiye aldım, her şeyin önüne koydum, kendimi öğrenmek ve büyütmek olarak da gördüm ve senin gibi bir evlada sahip olmakla onurlandırıldım… Elimden gelenin en iyisini yapmayı istemekten de gurur duyuyorum.
Bu yazıyı okuyunca, şartlar ne olursa olsun beni bir ara da konuşalım… Bunları… Ne dersin?

10 Ağustos 2011 Çarşamba

Yaz Hali


temmuz 2011

Mayıs 2011`den beri kendi kendine giyiniyorsun ve soyunuyorsun. Çorap hariç. Allahtan yazın fazla çorapla işimiz yok. Kış gelince onu da becerirsin.

13 Haziran`dan beri Lulu ile haftada iki saat Çince oynuyorsun, şarkı söylüyorsun, kitap okuyorsun.


Temmuz 2011 başından beri tek başına uyuyorsun.
Çizgi filmden sonra odana gidiyoruz, sana süt yapıyorum, sen `sticky kuyruğum` olarak mutfağa geliyorsun, kapaklı bardağında ve pipetle sütün hazır olunca, koşarak yatağına gidip saklanıyorsun. O kadar cimcimesin ki her zamanki repliğin olan: `tatlı mı? soğusun, beni ara!` yı kendi kendine `soğusun, beni ara!`ya değistirdin. Sonra seni arıyorum, sütünü içiyorsun, bir hikaye okuyorum, bir tane Summertime söylüyorum, sonra 5`er dakika arayla 3 defa öpmeye geliyorum. O arada sen biraz daha kitabın resimlerine bakıyorsun, ikinci öpükten sonra uyumuş oluyorsun. Üçüncü öpücükte , ışığını söndürüyorum….

Ağustos 2011`den beri gece sütüne bal istemiyorsun ve gece süt için uyanmıyorsun.

27 Ağustos`ta yeniden baleye başlayacaksın.



evin balkonunda havuz sefasi